“Azat kabul etmez köle” sözü, özgür bırakıldığında bile alıştığı bağımlılık ve talimat düzenine geri dönmeyi seçen kişi ya da zihniyet için kullanılır. Bu kişilerin zincirleri çözülse bile “özgürlük” ağır geldiği için eski efendisine dönmek ister ya da kendine yeni bir efendi arar.
“Azat edilmeyen köle” ise bambaşka bir hâli anlatır: Bir kere köleliğe boyun eğdiğinde, artık istese bile kurtulmasına izin verilmeyen kişiyi… Yani hukuken ve fiilen, sürekli bir denetim ve tehdit rejiminin içinde tutulan insanı.
Günümüzün etkin pişmanlık kurumu, tam da bu ikinci anlamda, azat edilmeyen köleler üreten bir mekanizma hâline gelmiş durumda.
1. Etkin Pişmanlığın Kâğıt Üzerindeki “İdeal” Amacı
Ceza hukukunda etkin pişmanlık kurumu, teoride iki temel iddia üzerine inşa edilir:
Birincisi, suçtan vazgeçmeyi ve iş birliği yapılmasını teşvik ederek “kamusal yarar”ı artırmak.
İkincisi ise, suça karışmış kişiye “geri dönüş yolu” açarak onu bütünüyle sistem dışına itmemek.
Kâğıt üzerinde bakıldığında; suçunu itiraf eden, zararları gidermeye çalışan, diğer failleri ortaya çıkaran kişinin daha az cezayla karşılaşması, hatta bazı durumlarda cezadan tamamen kurtulması “makul” görünebilir. Ancak pratikte ortaya çıkan manzara, bu nötr ve steril çerçevenin çok uzağındadır.
Türkiye’de son yıllarda, özellikle belli davalar ve belli toplumsal kesimler bakımından etkin pişmanlık; hakikati ortaya çıkaran bir araçtan çok, itiraf dayatmasının, isim listesi üretmenin ve insanları belirsiz bir süre boyunca “kontrol altında tutmanın” hukuki kılıfına dönüşmüştür.
Bu noktada artık “azat edilmeyen köle”den söz ediyoruz: Kâğıt üzerinde serbest, fiilen ise sürekli korku, şantaj ve yeniden yargılanma tehdidi altında yaşayan bir insandan.
2. Pratikte Etkin Pişmanlık: Süreklileşen Tehdit ve Görünmeyen Tutsaklık
Kâğıt üzerinde “özgürleşme yolu” gibi sunulan etkin pişmanlık, pratikte çoğu zaman yeni bir tutsaklık biçimine dönüşüyor.
Bu tutsaklık görünürde yumuşak, ama içinde ağır bir baskı taşıyor: Bitmeyen tehdit.
Etkin pişmanlık beyanı veren insanlar, çoğu zaman o anda kapalı kapılar ardında yaşadıkları belirsizlik ve korkudan sıyrılmak için imza atıyorlar. Fakat imza ile birlikte bitmesi gereken süreç, aslında yeni başlıyor. Bir anda “özgür bırakılmıyorlar”; sadece zincirin şekli değişiyor.
Artık üzerlerinde görünmez bir yük taşıyorlar:
“Ya söylediklerim yeterli görülmezse?”
“Ya yeni bir isim isterlerse?”
“Ya bir gün tekrar çağırırlarsa?”
“Ya isimlerini verdiğim kişiler tutuklanırsa?”
Bu soruların her biri, kişinin günlük hayatında sessiz bir gölge gibi dolaşıyor.
Evine döndüğünde bile özgür hissetmiyor; işine giderken bile bu sorular kafasında dönmeye devam ediyor. Toplumun içine karışsa bile sürekli tetikte yaşıyor — çünkü “özgürlüğü” koşullu, denetimli, geri alınabilir bir özgürlük.
Bu hâl, kimsenin dışarıdan fark etmediği bir iç tutsaklık yaratıyor.
Kimi insanlar, yıllar geçse bile “yeniden çağrı” korkusuyla uyuyor;
telefon çaldığında irkiliyor, kapı çalındığında panikliyor.
Geçmişi bitmiş olmuyor; sadece her an geri dönebilecek bir gölgeye dönüşüyor.
Etkin pişmanlık hukuki bir işlem olmaktan çıkıp ruhsal bir gözetim rejimine dönüşüyor.
Savcılık, kişiyi cezaevinin duvarlarından çıkarıyor ama zihninin duvarlarını örüyor.
Bu yüzden bu insanlar “azat edilmiş” değil; sadece hücreleri görünmez kılınmış tutsaklar.
3. Sessiz Tutsaklar: “Özgürleşmek” İçin Başkalarını Zincire Vurmak
Etkin pişmanlığın yarattığı en derin yaralardan biri, yalnızca kişinin kendisinde değil…
Onun verdiği isimlerde, yani başkalarının hayatında açtığı yaradır.
Birçok kişi, etkin pişmanlık ifadesi verirken aslında şu gerçeği açıkça bilir:
“Bu isimleri verirsem, o insanlar takip edilecek, gözaltına alınacak, terörle suçlanacak, tutuklanacak, belki de mahkûm olacak.”
Bunu bilerek ve öngörerek yapar.
İşte bu an, insanın içindeki en büyük çatışmanın başladığı andır: Kendi özgürlüğünü kurtarmak için başkasının özgürlüğünün kapısına kilit takmak.
Soru artık şudur: “Ben özgür mü kaldım, yoksa başkasının tutsaklığının bedelini mi taşıyorum?”
Etkin pişmanlık böylece, kişiyi yalnızca kendi korkusunun değil, verdiği zararın da mahkûmu yapar.
Her ismin, vicdanda yeni bir yara açtığı gizli bir defter gibi…İnsan bunu unutamaz; sistem de zaten unutmasına izin vermez.
Bu nedenle etkin pişmanlık, çoğu kez sadece bir hukuki mekanizma değil, insanı kendi vicdanı ile baş başa bırakan bir ahlaki tutsaklık biçimidir.
Bir yanda kolluğun ve savcılığın baskısı, diğer yanda “keşke söylemeseydim” diyen bir iç ses…
Böylece ortaya şu trajik tablo çıkar:
Savcı, bir kişiyi özgürleştirirken aynı anda üç kişiyi tutsak eder; Hem kendisini, hem verdiği isimleri, hem de kendi vicdanını.
4. Etkin Pişmanlığın Ahlaki Bedeli: Özgürlük ile Suç Ortaklığı Arasında Sıkışmak
Etkin pişmanlık, hukuki diliyle bir “anlaşma” gibi görünse de aslında kişiyi iki uç arasında bırakır:
Bir yanda kendi özgürlüğüne kavuşma arzusu, diğer yanda başkalarının hayatını karartan bir sürece katkı sunmanın ağırlığı.
Bu ikilemin yarattığı yer, tam anlamıyla ahlaki bir sıkışma alanıdır.
İnsan, kendisini bir tercih yaparken bulur: Kendi kurtuluşunu mu seçecek, yoksa başkasının felaketine sessiz kalmamayı mı?
Ve işte burada büyük çelişki başlar: Kendi özgürlüğüne kavuştuğunu sanırken, başkalarının tutsaklığında payının olduğunu bilmek…
Bu bilgi, insanın içinde sessiz bir yaraya dönüşür.
Kimi zaman geceleri uyutmayan bir yük, kimi zaman yıllar sonra bile hafızada yankılanan bir pişmanlık, kimi zaman da kendi özgürlüğünü bile değersizleştiren bir suçluluk duygusu.
Etkin pişmanlık, böylece kişiyi hem fail hem mağdur, hem “özgür” hem tutsak hâline getirir.
Dışarıdan bakıldığında kurtulmuş gibi görünen kişi, içeride aslında sürekli bir hesaplaşmanın içinde kıvranmaktadır.
Zincirleri kırılmıştır, ama vicdanının zinciri hâlâ bileğindedir.
Bu yüzden etkin pişmanlık rejiminin en ağır bedellerinden biri, hukuki değil, ahlakidir:
Kişiyi özgürlük ile suç ortaklığı arasında, iki ucu keskin bir çizgide yürümeye mecbur bırakır.
Ve insan bu çizgide yürürken, en çok kendisinden uzaklaşır.
5. Hukuksuzluğa Eklenen Tuğla: Etkin Pişmanlığın Gizli Ortaklığı
Bugünkü Türkiye pratiğinde etkin pişmanlık, artık bir savunma hakkı değil; iktidarın suç üretme aracıdır.
Kâğıt üzerinde “iş birliği” gibi görünen şey, gerçekte hukuksuzlukla iş birliği anlamına gelir.
Bu sistemi kabul etmek, çoğu kez farkında olmadan şu cümleyi söylemekle eşdeğerdir:
“Ben bu kurgu suçun bir parçasıyım.”
Oysa AİHM kararları ve binlerce dosya açıkça göstermiştir ki ortada ne somut bir örgüt ne de suç olarak nitelendirilebilecek bir eylem vardır.
Bu gerçek apaçık ortadayken, etkin pişmanlığa başvurmak çoğu zaman kişinin kendi suçsuzluğunu inkâr etmesi, hukuki gerçeğin üzerini kapatması anlamına gelir.
Böylece kişi, yalnızca kendisi adına değil, sistemin devamı adına da bir tuğla koymuş olur.
Bir isim daha eklenir, bir dosya daha açılır, bir hayat daha karartılır…
Ve mekanizma, her “pişmanlık” beyanıyla biraz daha güçlenir.
Bu nedenle etkin pişmanlık, pratikte bir yönüyle kişinin kendi korkusunu yatıştırırken, diğer yönüyle sistemin hukuksuzluğunu besleyen sessiz bir ortaklığa dönüşür.
İnsan farkında bile olmadan, adaletsizliğin duvarına bir taş daha eklemiş olur.
6. Gerçek Pişmanlık: Boyun Eğmek Değil, Direnmek
Gerçek pişmanlık, sanıldığı gibi “itiraf etmek” değildir; çoğu zaman kendi masumiyetini savunmaktan vazgeçmiş olmak anlamına gelir.
Bugün Türkiye’de etkin pişmanlığı reddetmek ise bir hukuki strateji değil, doğrudan doğruya zulme meydan okumaktır.
Bu, bir “inadın” ürünü değildir. Bu, insanın kendi içindeki son sağlam taşı koruma çabasıdır—
ahlaki bir direniştir.
Çünkü hukuksuzlukla yapılan her iş birliği, kısa vadede bir kapıyı açıyormuş gibi görünse de uzun vadede kişiyi kendi vicdanına mahkûm eden görünmez bir esaret yaratır.
Gerçek pişmanlık, haksızlığa karşı sessiz kalındığında, ona boyun eğildiğinde, “böyle gelmiş böyle gider” denildiğinde doğar.
Kişi, hukuka değil zulme teslim olduğunda, aslında kendi kendisinin gardiyanı olur.
Sonuç: Azat Edilmeyen Köleler Düzenine Karşı İnsan Kalma Mücadelesi
Etkin pişmanlık rejimi, yalnızca bir hukuk kavramı değil; insanların iradesini, vicdanını ve sosyal ilişkilerini dönüştüren bir baskı aracıdır.
Kâğıt üzerinde özgürlük vaat ederken, gerçekte görünmez tutsaklıklar yaratır.
Birini kurtarırken üç kişiyi zincire vurur; birini serbest bırakırken onun vicdanını yıllarca esir alır.
Bu nedenle etkin pişmanlığı reddedenler, aslında hukuka değil hukuksuzluğa karşı ses yükseltmektedir.
Onlar, sistemin dayattığı “azat edilmeyen köle” rolünü kabul etmeyenlerdir.
Gerçek özgürlük, dışarıya çıkmakla değil; kendi hakikatine sadık kalmakla başlar.
Bugünün Türkiye’sinde en büyük cesaret, korkunun, baskının ve teklif edilen sahte kurtuluşların karşısında insan kalabilmektir.
Ve belki bir gün, bu karanlığın içinden çıkarken elimizde tek bir şey kalacak: Boyun eğmeyenlerin sessiz ama kararlı direnişi.




