Travmanın Küllerinden Hukuki Direnişe: Viktor Frankl’ın Anlam Arayışı ve Türkiye’de Mağdurların Adalet Mücadelesi

image

Yirminci yüzyılın en karanlık sayfalarından biri olan Holokost’tan sağ kurtulan nörolog ve psikiyatrist Viktor Frankl, toplama kampı deneyimini yalnızca bir hayatta kalma hikayesi olarak değil, insan ruhunun en ağır koşullar altında dahi “anlam yaratma kapasitesini” koruduğuna dair bilimsel bir kanıt olarak sunmuştur. Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı eserinde ortaya koyduğu bu varoluşsal direnç, bugün Türkiye’de hukuk mücadelesi veren binlerce mağdurun yaşadığı süreçlerle çarpıcı bir tarihsel ve psikolojik rezonans içindedir.   

Yıkımın Ortasında Anlam Arayışı: Frankl’ın Fenomenolojisi

Viktor Frankl, Auschwitz ve Dachau gibi kamplarda ailesini, evini, mesleğini ve özgürlüğünü kaybetmiş; ismi yerine bir numara (119.104) ile anılan, “çıplak varoluşa” indirgenmiş bir mahkûma dönüşmüştür. Herkesin psikolojik ve fiziksel olarak çökeceğini öngördüğü bu “laboratuvar” ortamında, Frankl kendine şu radikal soruyu sormuştur: “Bu acı bana ne anlatıyor? Bu yaşananlar içinde nasıl bir anlam bulabilirim?”   

Frankl’a göre insanı ayakta tutan şey, acının yokluğu (haz) veya gücün varlığı değil; acıya yönelik tutumunun bilinçli bir şekilde yeniden şekillendirilmesidir. O, en ağır şartlarda bile insanın elinden alınamayacak son özgürlüğün, “verili koşullara karşı kendi tavrını seçme özgürlüğü” olduğunu savunmuştur. Bu yaklaşım, travma sonrası iyileşmenin merkezine “anlam üretmeyi” yerleştirir.   

Türkiye Bağlamında Yapısal Travma ve Varoluşsal Boşluk

Bugün Türkiye’de mağduriyet yaşayan bireylerin deneyimi, Frankl’ın tanımladığı “varoluşsal boşluk” (existential vacuum) ve kimlik kaybı ile derin paralellikler taşımaktadır. 2016 sonrası süreçte yaşananlar, psikoloji literatüründe “kolektif travma” niteliği gösteren yapısal bir yıkıma işaret eder. Bu süreçte bireyler şunları eş zamanlı olarak kaybetmiştir:

  • Ekonomik ve sosyal haklar,
  • Sosyal sermaye ve itibar,
  • Ekonomik güvenlik ve mesleki kimlik,
  • Aile bütünlüğü,
  • Toplumsal onur ve adalet algısı.

Frankl’ın kampta gözlemlediği “müsveddenin kaybı” (hayatının eseri olan kitabının yok edilmesi), modern bağlamda bireylerin kariyerlerinin ve sosyal statülerinin bir gecede silinmesiyle eşdeğerdir. Ancak Frankl’ın öğretisi tam da burada devreye girer: Dışsal koşullar ne kadar kısıtlayıcı olursa olsun, kişinin bu koşullara verdiği tepki (hukuki ve ahlaki duruş), onun insanlık onurunu koruyan asıl kaledir.   

Bir “Anlam Yaratma” Eylemi Olarak Hukuki Mücadele

Frankl’ın öğretisinde anlam bulmanın üç yolundan biri “Tutum Değerleri”dir; yani kaçınılmaz bir acı karşısında asil bir duruş sergilemek. Türkiye’de hukuksuzluğa uğramış bireylerin adliye koridorlarında, Anayasa Mahkemesi (AYM) başvurularında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) süreçlerinde ya da sosyal medyada sürdürdükleri adalet talebi, modern bir “tutum değeri” örneğidir.   Türkiye’deki mağdurlar için bu mücadele üç temel psikolojik motivasyona dayanır:

1. Anlatma İhtiyacı ve Kayda Geçirme

Haksızlığa uğrayan birey, yaşadıklarının “kayda geçirilmesini” ister. Frankl’ın kampta yaşadıklarını zihninde bir ders notu olarak kurgulaması gibi, mağdurlar da dilekçelerini ve savunmalarını tarihe düşülen bir not olarak görmektedir. Bu, adaletin o an tecelli etmese bile, hakikatin yok olmadığını hissetmenin bir yoludur.   

2. Tanınma İhtiyacı ve Kimlik İnşası

Toplumsal damgalanma (“terörist”, “hain” vb. etiketler), bireyin “Ben kimim?” sorusuna verdiği yanıtı sarsar. Hukuki başvurular, bireyin suçlu değil “hak arayan bir yurttaş” kimliğini resmi kayıtlarda görünür kılma çabasıdır. Bu süreç, Frankl’ın “kolektif suçluluk” kavramını reddederek bireysel sorumluluğu ve onuru savunmasıyla örtüşür.

3. Onarım İhtiyacı ve “Adalet Terapisi”

Adalet, sadece karşı tarafın cezalandırılması (intikam) değil, psikolojik bütünlüğün yeniden kurulmasıdır. Literatürde “adalet terapisi” (justice as therapy) olarak bilinen kavram, mağdurun sesinin duyulmasının ve usulü haklarının tanınmasının iyileştirici etkisine vurgu yapar. Bir AİHM ihlal kararı veya beraat hükmü, bireye kaybettiği özsaygıyı geri veren sembolik bir zaferdir.

Frankl Işığında Direnişin Psikolojisi

Frankl’ın düşünce sistemi ile Türkiye’deki mevcut durumun sentezi, üç temel akademik ve pratik çıkarım sunmaktadır:

  1. Travma Dönüştürücüdür (Post-Travmatik Büyüme): Frankl, “Trajik İyimserlik” kavramıyla acının bir başarıya dönüştürülebileceğini savunur. Türkiye’deki birçok mağdur, yaşadığı acıdan sonra daha güçlü bir sosyal bilinç, empati ve adalet duyarlılığı geliştirmektedir. Bu, travmanın insanı sadece kırmadığını, aynı zamanda onu daha dirençli bir formda “yeniden kurabildiğini” gösterir.   
  2. Anlam Üretimi Koruyucudur: Mücadeleyi sadece “sonuç odaklı” (tahliye, iade vb.) görenler, süreç uzadığında Frankl’ın bahsettiği “erteleme yanılsaması”nın çöküşüyle umutsuzluğa düşebilirler. Ancak hukuki mücadeleyi bir “onur ve anlam direnişi” olarak görenler, sürece dayanma gücünü (Logos) kendilerinde bulurlar. Frankl’ın dediği gibi: “Yaşamak için bir ‘nedeni’ olan, hemen her ‘nasıl’a katlanabilir.”   
  3. Hukuk Psikolojik Bir Onarım Mekanizmasıdır: Hukuki mücadele, mağdurun pasif bir kurban rolünden çıkıp, aktif bir özneye (davacı, başvuran) dönüşmesini sağlar. Bu, Frankl’ın “özgür irade” ve “sorumluluk” vurgusunun eyleme dökülmüş halidir.

Küllerden Doğan Umut

Viktor Frankl’ın toplama kampında keşfettiği hakikat, bugün Türkiye’de adalet arayan insanlar için bir yol haritası niteliğindedir. Frankl bize, zulmün insanı yok edemeyeceğini; insan kendi tavrını bilinçle seçtiğinde, en ağır baskıların bile onun içsel özgürlüğünü alamayacağını öğretir.

Türkiye’de mağdurların sürdürdüğü hukuki mücadele, teknik bir dava takibinin çok ötesindedir. Bu süreç, kolektif bir direniş, psikolojik bir iyileşme ve insanın elinden alınan anlamı kendi elleriyle yeniden inşa etme eylemidir. Frankl’ın mirası, bugün Türkiye’de yankılanan şu gerçekle özetlenebilir: “Hayatın anlamı, ondan vazgeçmediğimiz sürece bizdedir.”