KHK Meselesi: Strazburg’un değil, Ankara’nın Çözmesi Gereken Sorun

image

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, uzun zamandır beklenen Şaban Yasak kararını açıkladı. Beklendiği gibi Mahkeme, hukukun en temel ilkelerinden biri olan ve “kanunsuz suç ve ceza olmaz” prensibini güvence altına alan 7. maddeden ihlal kararı verdi. Ayrıca “kötü muamele yasağını” düzenleyen 3. maddeden de ihlal kararı verildi. İsterseniz, kanun maddelerini, içtihatları veya uluslararası hukukun karmaşık usullerini bir kenara bırakalım. Gelin bu ülkenin vatandaşları olarak, bu kararın toplumun vicdanında ne anlama geldiğini tartışalım hep beraber.

Şaban Yasak kararı, aslında bir zincirin son halkası. AİHM Büyük Dairesi’nin daha önce verdiği Yalçınkaya kararı Türkiye’deki yargılamalar açısından çok önemli bir karadı ancak tam anlaşılamamıştı. Ardından gelen Demirhan, Bozyokuş, Karslı ve Seyhan kararlarıyla bu tablo daha da netleşti aslında. Hukuki detaylara boğulmadan bu kararların bize söylediği yalın gerçeği şu şekilde özetleyebiliriz: İnsanların, suç işleme kastı taşımayan, o günün şartlarında tamamen yasal ve sıradan (bir bankaya para yatırmak, bir sendikaya üye olmak veya yasal bir dernekğe üye olmak vb.) faaliyetleri geriye dönük olarak suç sayılamaz ve insanlar bu gerekçelerle cezalandırılamaz.

Ancak meseleye sadece AİHM’den, Strazburg’dan gelen hukuki metinler olarak bakmak, resmin en önemli kısmını, yani işin toplumsal boyutunu gözden kaçırmak olur.

KHK meselesi, Türkiye’de artık sadece hukuki veya idari bir tartışma konusu olmaktan çıkmış, devasa bir toplumsal yaraya dönüşmüştür. Yüz binlerce insandan, onların ailelerinden, çocuklarından, yani milyonlarca vatandaştan bahsediyoruz. Öğretmenler, doktorlar, mühendisler, akademisyenler ve memurlar… Toplumun yetişmiş insan kaynağının ekonomik ve sosyal hayatın dışına itildiğini artık kabul etmemiz gerekiyor. Bu durum, sadece o insanların değil, hepimizin ortak geleceğinden, Türkiye’nin enerjisinden ve toplumsal barışından çalıyor bir yönüyle.

Amacım geçmişin siyasi tartışmalarını alevlendirmek, suçlu ya da suçsuz aramak veya kavga malzemesi üretmek değil. Bu ülke dahildeki kavgalardan usandı artık. Türkiye’nin çok zor ve travmatik günlerden geçtiğini hepimiz biliyoruz. Devletin kendi güvenliğini sağlama refleksi bir noktaya kadar anlaşılabilir. Ancak güçlü bir devlet, sadece güvenlik tedbirleriyle değil, adaletiyle, merhametiyle ve vatandaşını kucaklayan kapsayıcı tavrıyla ayakta kalabilir ancak. Yani, toplumun önemli bir kesimini arafta bırakarak ve onları ötekileştirerek ortak bir gelecek inşa edemeyiz.

Avrupa’nın ne dediği elbette evrensel hukuk standartları açısından çok önemlidir. Fakat kabul edelim ki; bu yara bizim yaramızdır, bu insanlar bu toprakların insanlarıdır ve bu sorun da Türkiye’nin kendi sorunudur. Dolayısıyla çözüm de dışarıda değil, tam burada, kendi içimizde olmalıdır. Kendi vatandaşımızın derdine derman olmak için binlerce kilometre ötedeki bir mahkemenin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesine ihtiyaç duymamalıyız aslında. Çözüm iradesi, kendi toplumsal vicdanımızdan, kendi barış arzumuzu yeşertmekten geçmelidir.

Peki çözüm nedir? Çözümün anahtarı, anayasamızın da emrettiği üzere, evrensel hukuk kurallarına geri dönmektir. AİHM’in verdiği bu ihlal kararlarının uygulanması, bir dış dayatmaya boyun eğmek değil; aksine, devletin kendi vatandaşıyla barışması, hukukun üstünlüğüne olan inancını tazelemesi ve toplumsal restorasyon sürecini başlatması anlamına gelir.

Artık KHK sorununu hukukun ve adaletin rehberliğinde Türkiye’nin gündeminden çıkarma vakti gelmiştir. Yasak kararı dahil olmak üzere bu yargı kararlarını, toplum olarak tekrar birarada yaşamak ve yeni, demokratik, huzurlu bir sayfa açmak için bir fırsat olarak görmemiz gerekli. Türkiye’nin aydınlık geleceği, ancak tek bir vatandaşını bile geride bırakmadığı, adaletin herkes için eşit işlediği bir toplumsal mutabakatla inşa edilebilir. Bu düğümü kendi irademizle, adaletle ve barışla çözmeliyiz.