Kaosun Ortasında Adacıklar: Mağduriyet Zamanlarında Nefes Alma Yolları

image

Türkiye’de uzun süredir devam eden hukuksuzluk dalgası, yalnızca insan olduğumuz için sahip olduğumuz haklarımızı değil, en temel hakkımız olan nefes alma hakkını da elimizden alıyor.
Her gün yeni bir gözaltı haberi, hamile bir kadının tutuklandığına dair bir paylaşım, haksız yere damgalanan hayatlar…

Bu gürültünün içinde insanın ilk kaybettiği şey, çoğu zaman kendi sesi oluyor.

Bu nedenle “büyük fırtınada küçük adacıklar” kurmak, bir lüks değil, hayatta kalmanın zorunlu hali.
Adacık derken kaçışı kastetmiyorum; aksine, insan kalabilmek için bilinçli nefes alma zorunluluğundan söz ediyorum: zihni toparlayan sessizlikler, güven veren küçük halkalar, aklı diri tutan düşünme ve yazma anları.

Elbette, “adalet gelmeden nefes almak” fikri makul görünmeyebilir. Ama unutmayalım: Nefes almadan koşulmaz.

Nefes, dayanıklılığı; dayanıklılık ise adalet mücadelesinin ömrünü uzatır.
Kurduğumuz ya da kuracağımız o küçücük adacıklar hem kendi ruhsal sağlığımızın hem de bir gün yeniden inşa edilecek hukuk düzeninin sessiz temelleri olacaktır.

Bu yazıda, kaosun ortasında insanca kalabilmek için oluşturabileceğimiz adacıklardan söz edeceğim.

Her biri küçük, uygulanabilir ve sürdürülebilir. Ama en önemlisi, hepsi birer nefes alanı.

1. Sessizlik adası: Zihnini dinle

Hukuksuzluk sadece hukuk metinlerini değil, insanın iç düzenini de bozar. Her şey aynı anda olur: Bildirimler, haberler, yorumlar, dedikodular, yeni bir ihlal haberi…
Zihin, sanki hiç durmayan bir siren sesiyle yaşar. Bu gürültüde insanın en çok kaybettiği şey, kendi sesidir.

Sessizlik bu yüzden kaçış değil, iyileşmenin ilk adımıdır.
Bir dostum demişti ki: “Sabahları kahvemi alıp on dakika boyunca hiçbir şey yapmadan oturuyorum. Adalet geri gelmedi ama öfkem bana hükmetmiyor artık.”
Sessizlik, insana yeniden iç dengeyi hatırlatır. Kısa bir yürüyüş, dua, derin bir nefes, birkaç satır not bile zihni toplar.

Kimi zaman sessizlik, bir dua kadar sade olur; kimi zaman bir kitabın arasındaki cümlede, bir fotoğrafa uzun uzun bakışta saklanır.
Önemli olan, dış dünyanın gürültüsüne rağmen iç dünyana “şimdi buradayım” diyebilmektir.
Çünkü insanın içinde sükûnet kalmadığında, öfke düşünmeyi, korku konuşmayı, yorgunluk umudu bastırır.

Sessizlik, bir tür iç hukuk gibidir.
Her gün birkaç dakikalığına kendinle barış imzalamaktır aslında.
Bunun için meditasyon teknikleri ya da büyük ritüeller gerekmez; sadece birkaç dakikalık bilinçli hareket yeterlidir.
Telefonu sessize almak, haberlere ara vermek, pencereyi açıp kuş sesini dinlemek bile bir “sessizlik alanı” yaratır.

Bu küçük sessizlik adaları, insanı pasif değil, daha berrak yapar.

2. Dayanışma Adası: Yan Yana Kalmak

Mağduriyet dönemlerinin en yıpratıcı ve en sessiz virüsü, yalnızlık hissidir.
Sistem çoğu zaman tam da bunu hedefler: Herkes birbirinden uzaklaşsın, herkes kendi acısına gömülsün, herkes suskun kalsın.

Oysa iki insanın birbirine omuz vermesi bile, hukuksuzluğun en sert zırhında ince bir çatlak açar.
Bir kahve, bir telefon, bir mektup…
Bir “Seni unutmadım” cümlesi…
Dayanışma çoğu zaman büyük laflarla değil, küçük temaslarla büyür.

Bir arkadaşım, cezaevinden çıkan birinin şu sözünü hiç unutmuyor:
“Beni unutmadığınızı düşündüğüm için kendimi koruyabildim.”
İşte tam o anda bir adacık doğar — bir insanın içindeki fırtınayı birkaç saniyeliğine durduran, umudu yeniden hatırlatan küçük bir toprak parçası.

Dayanışma adaları, en büyük darbeyi bile hafifleten görünmez köprülerdir.
Yan yana kalabildiğimiz sürece, kaosun bizi dağıtmasına izin vermeyiz.

3. Düşünme Adası: Aklını Koru

Korkunun hâkim olduğu ülkelerde düşünmek bir lüks değil, doğrudan bir cesaret eylemidir.
Zulüm ortamı ister ki insanlar sadece hayatta kalmaya odaklansın, soru sormasın, sorgulamasın, düşünmesin.

Oysa haftada bir kez kitap konuşmak, bir makale üzerine tartışmak, ortak bir podcast dinleyip birkaç cümle yorum yapmak bile zihne nefes aldırır.
Bu küçük zihinsel buluşmalar, karmaşanın ortasında sessiz ama güçlü bir direnç alanı yaratır.

Düşünmek, zulmün ritmini bozar.
Düşünmek, insanı yeniden insan yapar.
Ve düşünmek, her koşulda umudun kapısını aralık bırakır.

Aklını koruyan kişi, en karanlık zamanda bile kaybolmaz.

4. Hafıza Adası: Sözünü Kaybetme

Yazmak, insanın kendine tanıklık etmesidir.
Bir günlük tutmak, birkaç satır not almak, bir mektup yazmak… Bunların hepsi, yaşananların kaybolmasını engelleyen küçük hafıza adalarıdır.

Zulmün amacı yalnızca susturmak değildir; insanın kendi hikâyesini unutturmak ister.
Çünkü unutan insan, haksızlığın büyüklüğünü de mücadele gücünü de zamanla yitirir.

Ama yazarsan, unutmazsın.
Bir kelime, bir tarih, bir cümle… hepsi birer iz bırakır.
Bir gün o izler, kişisel hatıradan çıkıp adaletin kolektif hafızasına dönüşür.

Yazmak bir kaçış değil; kendi hakikatini sesin silinse bile korumanın en güvenli yoludur.

5. İnanç Adası: İnancını Diri Tut

Burada sözünü ettiğim inanç yalnızca dinî anlamda değildir.
İnsana duyulan inanç, iyiliğe olan güven, adaletin bir gün mutlaka kapıyı çalacağına dair iç ses… Hepsi aynı kökten, aynı derin damardan beslenir.

Şükranla bakmak kötülüğü meşrulaştırmaz; tam tersine, insanın ayakta kalmasını sağlar.
Çünkü şükran, çürütmeye çalışan karanlığa karşı içte yanan küçük bir ışığı korumaktır.

Her gün üç satır yazmak bile yeter:
“Bugün ne için şükrettim?”
Bazen bir dost sözü, bazen bir güneş ışığı, bazen de hala düşünebiliyor olmak…

Şükran, umudu onaran bir kas gibidir;
Çalıştıkça güçlenir, güçlendikçe insanı taşır.

İnancını diri tutmak, dışarıdaki kaosa rağmen içeride küçük bir düzeni korumaktır.
O düzen, insanı hayatta tutan en sessiz, en derin adacıklardan biridir.

6. Üretim Adası: Gücünü Hatırla

Hiçbir şey yapamıyormuş gibi hissettiğin anlarda bile, küçük bir şey üretmek insanın kendi elini yeniden tutmasını sağlar.

Bir tabak yemek, bir sayfa yazı, hatta sadece bir dua bile olabilir.

Çabalamak, adaletsizliğe verilen en sessiz ama en güçlü cevaptır.
Çünkü üretmek, insanın kendi varlığını yeniden kurmasıdır; dağılmaya çalışan benliği toplaması, karanlığın içinden bir kıvılcım çıkarmasıdır.

Üreten insan, “Beni azaltamazsınız” der.
“Ben hâlâ buradayım. Hâlâ düşünüyorum, hâlâ hissediyorum, hâlâ varım.”

Üretim adaları, insanın içindeki gücü her seferinde yeniden hatırlatan küçük ama enerji veren dokunuşlardır.

7. Vicdan Adası: Vicdanını Koru

Belki de en son sığınılan ada budur: İçinde hâlâ “doğru”yu duyabildiğin yer.
Dış dünya altüst olurken, gerçek ile yalanın birbirine karıştığı dönemlerde bile, içindeki pusula sessizce yön göstermeye devam eder.

O pusula, seni güç karşısında eğilip bükülmekten, sistemin parçası hâline gelmekten korur.
Çünkü vicdanını koruyan insan, en ağır baskıda bile içindeki insanlığın sesini kısmamayı başarır.

Ve unutma:
Bazen tek direniş biçimi, tek sağlam duruş, tek itiraz…
Sadece vicdanını bozmamaktır.
O ada, bütün adaların en derinidir.

Son söz

Uzun zamandır fırtınalı bir denizde savruluyoruz.
Ama her fırtınada bazı küçük adalar ayakta kalır.
O adalar, insan kalmanın en sahici ispatıdır.

Belki adalet hemen gelmez; belki yol uzun ve ağırdır.
Ama o adacıklarda nefes alan insanlar, adaletin yeniden inşa edileceği ilk toprağı sessizce hazırlar.

O yüzden: Kaosun ortasında nefes almayı bir hak, insan kalmayı ise bir direniş sayalım.
Ve kendimize, birbirimize şu sözü verelim:

“Dalga ne kadar yüksek olursa olsun, adacıklarımızı kaybetmeyeceğiz.”