Yaman ve Diğerleri (76 başvuru) / Türkiye
Yaman ve Diğerleri / Türkiye kararı, 15 Temmuz sonrası dönemde FETÖ/PDY üyeliği şüphesiyle haklarında ilk tutuklama tedbiri uygulanan 77 başvurucunun durumunu konu almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, davayı Sözleşme’nin 5/1(c) maddesi çerçevesinde, yani başvurucuların ilk tutuklandıkları anda “suç işlediklerine dair makul şüphe” bulunup bulunmadığı bakımından incelemiş ve bu koşulun somut olaylarda sağlanmadığı sonucuna ulaşmıştır. Mahkeme, bu nedenle Sözleşme’nin 5/1. (özgürlük ve güvenlik hakkı) maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Mahkeme’nin tespitine göre başvurucuların ilk tutuklulukları esas olarak şu tür olgulara dayandırılmıştır: ByLock kullanımı; FETÖ/PDY’nin finansmanı olarak değerlendirilen bankacılık işlemleri; örgüt lehine olduğu ileri sürülen sosyal medya paylaşımları veya protestolara katılım; belirli yayınların bulundurulması; diğer şüphelilerle düzenli telefon veya başka tür temas; örgütle bağlantılı olduğu iddia edilen kurum ve kuruluşlarla çalışma, üyelik veya ilişki; ayrıca görevden uzaklaştırma ya da kamu görevinden çıkarılma. Ancak Mahkeme, bu unsurların çoğunun ulusal mahkemelerce soyut ve toplu biçimde zikredildiğini, bunların her bir başvurucu bakımından nasıl bir makul şüphe oluşturduğunun bireyselleştirilmiş şekilde ortaya konulmadığını belirtmiştir. Bu yönüyle karar, önceki içtihatta geliştirilen ilkelerin yeni bir uygulaması niteliğindedir (Baş / Türkiye, §§ 190-195).
Mahkeme, tutuklama kararlarının ByLock kullanımına dayandığı ölçüde, sırf ByLock kullanmış olmanın tek başına örgüt üyeliği suçlaması bakımından makul şüphe oluşturmaya yeterli olmadığını hatırlatarak, bu nedenle ByLock’un başvurucuların tutukluluğunun asli veya belirleyici temeli olduğu dosyalarda, ilk tutuklama anında Sözleşme anlamında gerekli şüphenin mevcut olmadığı sonucuna varmıştır (Akgün / Türkiye, §§ 151-185; Taner Kılıç / Türkiye (no. 2), §§ 102-103, 106-109).
Kararın özellikle dikkat çeken yönü, ByLock’un merkezi veya tek unsur olmadığı dosyalarda Mahkeme’nin diğer delil kategorilerini nasıl değerlendirdiğidir. Mahkeme, örgütün yasal yayınlarına abone olma, örgütle bağlantılı olduğu ileri sürülen ancak hukuk düzeni içinde faaliyet gösteren okullara çocuk kaydettirme ve Bank Asya’da hesap sahibi olma gibi olguların yalnızca dolaylı delil niteliğinde olduğunu açıkça vurgulamıştır. Mahkeme’ye göre bu tür davranışlar, bunların ötesinde ve şüphelinin örgütün suç teşkil eden faaliyetlerine kasten katıldığını gösterebilecek daha somut veriler bulunmadıkça, tek başlarına makul şüphe doğuramaz ve yasallık karinesinden yararlanır (Taner Kılıç / Türkiye (no. 2), §§ 104-105). Yaman kararında Mahkeme, bu yaklaşımı yalnızca bu üç unsurla sınırlı tutmamış; sosyal medya faaliyetleri, protestolara katılım, diğer şüphelilerle temas, bağlantılı kurumlarda çalışma veya üyelik ve kamu görevinden çıkarılma gibi ek gerekçelerin de kendi başlarına örgüt üyeliği yönünden makul şüphe yaratmadığını belirtmiştir. Mahkeme, bu unsurların daha önce incelediği dolaylı delillerden daha yüksek bir ispat değerine sahip olmadığını özellikle ifade etmiştir. Bu nedenle, “örgütsel bağlantı” gösterdiği ileri sürülen diğer iddiaların da, bunları destekleyen ek ve somut bilgiler bulunmadıkça, terör örgütü üyeliğinin delili olarak makul biçimde yorumlanamayacağı sonucuna varmıştır (Taner Kılıç / Türkiye (no. 2), §§ 104-105).
Mahkeme ayrıca, bazı başvurucular yönünden Hükümetin tanık beyanlarına dayanıldığını ileri sürdüğünü, ancak tutuklama kararlarında bu beyanların başvurucuların terör örgütü üyesi olduğuna dair o anda makul şüphe doğurabilecek somut ve belirli olgular içerdiğinin gösterilmediğini tespit etmiştir. Başka bir ifadeyle, tanık beyanlarına soyut atıf yapılması yeterli görülmemiş; bu beyanların içeriğinin, şüpheyi haklı gösterecek nitelikte somutlaştırılması aranmıştır (Tüzemen ve Diğerleri / Türkiye, § 13; Budak ve Diğerleri / Türkiye, § 14).
Mahkeme, ulusal yargı mercilerinin ilk tutuklama kararlarını gerekçelendirirken çoğu zaman Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesine, muhtemel cezanın ağırlığına ve “dosyadaki delil durumuna” genel biçimde atıf yaptığını; ancak bunu yaparken hangi somut delilin hangi başvurucu bakımından makul şüphe doğurduğunu açıklamadığını da özellikle kaydetmiştir. Mahkeme’ye göre CMK 100’ün lafzının tekrarlanması ve dosyadaki delillere soyut gönderme yapılması, bireysel delillerin özel olarak değerlendirilmediği durumlarda, makul şüphenin varlığını göstermek için yeterli değildir (Baş / Türkiye, §§ 190-195). Hükümet de Mahkeme önünde, ilk tutuklama anında başvurucular hakkında makul şüpheyi destekleyebilecek başka doğrulanabilir olgu, bilgi veya materyal ortaya koyamamıştır. Bu nedenle Sözleşme’nin 5/1(c) maddesindeki şartların karşılanmadığı sonucuna varmıştır.
Mahkeme, başvurucuların tutuklanmasının darbe teşebbüsünden kısa süre sonra gerçekleşmiş olmasını ve olağanüstü hâl bağlamını dikkate aldığını kaydederek, bu bağlamsal unsurun tek başına, somut delil eşiği sağlanmadan uygulanan tutuklama tedbirini haklı kılmadığını belirtmiş, mevcut tedbirlerin durumun kesin olarak gerektirdiği ölçüde zorunlu kabul edilemeyeceği sonucuna varmıştır (Baş / Türkiye, §§ 115-116, 196-201).
Sonuç olarak Mahkeme, başvurucuların ilk tutuklanmaları sırasında suç işlediklerine dair makul şüphe bulunmadığı gerekçesiyle Sözleşme’nin 5/1. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiş; Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki diğer şikâyetlerin ayrıca incelenmesine gerek görmemiştir. Adil tatmin bakımından ise, başvurucuların çoğuna maddi tazminat talepleri reddedilmek suretiyle, manevi zarar ile masraf ve giderleri kapsayan toplu şekilde 5.000 avro ödenmesine hükmedilmiştir (Turan ve Diğerleri / Türkiye, §§ 102-107).
Bu karar, AİHM’nin FETÖ/PDY soruşturmalarına ilişkin tutuklama içtihadında önemli bir çizgiyi yeniden teyit etmektedir: hukuk düzeni içinde gerçekleşen ve kendi başına suç teşkil etmeyen davranışlar, kişilerin örgütün suç faaliyetlerine kasten katıldığını gösterecek ek ve somut verilerle desteklenmedikçe, ilk tutuklama için gerekli makul şüpheyi oluşturmaz. Bu yönüyle Yaman ve Diğerleri kararı, özellikle dolaylı delil ile makul şüphe arasındaki sınırın çizilmesi bakımından dikkate değer bir karardır.
Çakar ve Diğerleri (15 başvuru) / Türkiye
Çakar ve Diğerleri / Türkiye kararı, 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ardından FETÖ/PDY üyeliği şüphesiyle haklarında tutuklama ve tutukluluğun devamı kararları verilen 16 başvurucunun durumunu konu almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, davayı Sözleşme’nin 5/1(c) ve 5/3. maddeleri çerçevesinde incelemiş; özellikle tutuklama ve tutukluluğun devamına ilişkin kararların ilgili ve yeterli gerekçelere dayanıp dayanmadığı üzerinde durmuş ve bu koşulun somut olaylarda sağlanmadığı sonucuna ulaşmıştır. Mahkeme, bu nedenle Sözleşme’nin 5/3. maddesinin (makul süre içinde yargılanma veya tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılma hakkı) ihlal edildiğine karar vermiştir.
Mahkeme’nin tespitine göre başvurucuların tutuklanmaları ve tutukluluklarının devamı, tanık beyanları, sosyal medya paylaşımları, örgüt lehine olduğu ileri sürülen yayınların bulundurulması, örgütle bağlantılı olduğu iddia edilen kurumlarda çalışma veya üyelik, örgüte mali destek sağlama, sohbet toplantılarına katılım, örgüt yöneticileriyle iletişim, örgüt üyeleri arasında haberleşmeyi sağlama, ByLock kullanımı, örgüt evlerinde kalma ve örgüt talimatıyla çeşitli faaliyetlerde bulunma gibi çok sayıda delil unsuruna dayandırılmıştır. Bununla birlikte Mahkeme, ulusal mahkemelerin bu delilleri tutuklama kararlarında büyük ölçüde formül niteliğinde ve toplu biçimde zikrettiğini, anılan unsurlarla örgüt üyeliği suçlamasına ilişkin makul şüphe veya tutuklamanın devamı ihtiyacı arasındaki bağın ikna edici şekilde ortaya konulmadığını belirtmiştir.
Kararın ağırlık merkezi, Sözleşme’nin 5/3. maddesi bakımından tutukluluğun devamına ilişkin gerekçelerin yeterliliği üzerindedir. Mahkeme, yerleşik içtihadına atıfla, tutukluluğun devamı bakımından başlangıçtaki makul şüphenin varlığının gerekli olmakla birlikte tek başına yeterli olmadığını; bunun ötesinde ulusal makamların kaçma tehlikesi, delilleri karartma riski, tanıklar üzerinde baskı kurulması ihtimali, yeniden suç işleme tehlikesi veya kamu düzenine ilişkin riskler gibi nedenleri ilgili ve yeterli biçimde somutlaştırması gerektiğini ifade etmiştir (Buzadji / Moldova [BD], §§ 87-88, 101-102; Merabishvili / Gürcistan [BD], § 222).
Mahkeme, Türk hukukunun da esasen aynı yükümlülüğü öngördüğünü, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100 ve 101. maddeleri gereğince tutuklama ve tutukluluğun devamı kararlarında hukuki ve fiilî nedenlerin gösterilmesinin zorunlu olduğunu kaydetmiştir. Ancak somut dosyalarda ulusal mahkemelerin dayandığı başlıca gerekçelerin, suçun niteliği, suç için öngörülen cezanın ağırlığı, delil durumu, tutuklulukta geçen süre, kaçma ve delilleri karartma riski ile adli kontrolün yetersizliği olduğu; ne var ki bunların başvurucuların bireysel durumları bakımından somutlaştırılmadığı belirtilmiştir (Tuncer Bakırhan / Türkiye, §§ 23-24).
Mahkeme, özellikle “suçun niteliği” ve suçun Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100 § 3. maddesinde sayılan “katalog suçlar” arasında yer alması gerekçesine ayrı bir önem atfetmiştir. Karara göre Türk hukukunda bazı suçlar bakımından tutuklama nedenlerinin varlığına ilişkin kanuni bir karine öngörülmektedir. AİHM ise zorunlu veya otomatik tutukluluk rejimlerinin Sözleşme’nin 5/3. maddesiyle bağdaşmadığını, katalog suç sistemine dayanılıyor olsa dahi, bireysel özgürlük lehine olan kuraldan ayrılmayı gerektiren somut olguların ikna edici biçimde gösterilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Aynı şekilde, suçun niteliği veya cezanın ağırlığı tek başına tutukluluğu haklı kılmaya yetmez; ulusal mahkemelerin bireyselleştirilmiş bir inceleme yapması gerekir (Tuncer Bakırhan / Türkiye, §§ 46-49).
Mahkeme, başvurucuların tutukluluğunun devamına ilişkin kararlarda “delil durumu”, “kaçma riski”, “delilleri karartma ihtimali” ve “tutuklulukta geçen süre” gibi ifadelerin soyut, genel ve şablon biçimde tekrarlandığını tespit etmiştir. Darbe teşebbüsünün hemen sonrasındaki ilk aşamada kaçma veya delilleri karartma riskinin belli ölçüde anlaşılabilir olduğu kabul edilse de, sonraki devam kararlarında bu risklerin neden hâlen geçerli olduğunun bireysel olarak açıklanmadığı belirtilmiştir. Özellikle bir yıldan dört yılı aşkın sürelere yayılan tutukluluklar bakımından, kalıp ifadelerle yetinilmesinin 5/3. madde anlamında yeterli sayılamayacağı sonucuna varılmıştır (Şık / Türkiye, § 62).
Mahkeme, daha önce Türkiye aleyhine verdiği çok sayıda kararda benzer nedenlerle 5/3 ihlali tespit ettiğini hatırlatarak, mevcut davada da ulusal mahkemelerin ileri sürdüğü gerekçelerin başvurucuların tutukluluğunu haklı göstermek için yeterli olmadığını değerlendirmiştir (Tuncer Bakırhan / Türkiye, §§ 40-58; Kolay ve Diğerleri / Türkiye, §§ 11-19). Bu nedenle, tutuklama ve tutukluluğun devamı kararlarının yeterli gerekçeden yoksun olduğu sonucuna varmıştır.
Mahkeme ayrıca, başvurucuların tutuklanmasının darbe teşebbüsünden kısa süre sonra gerçekleşmiş olmasını ve olağanüstü hâl bağlamını dikkate almıştır. Bununla birlikte, özellikle her bir başvurucunun en az bir yıl süreyle tutuklu kaldığı dikkate alındığında, bu bağlamsal unsurun, Sözleşme’nin 15. maddesi kapsamında dahi, söz konusu gerekçe eksikliğini meşrulaştırmaya yetmediğini belirtmiştir. Mahkeme’ye göre olağanüstü hâlin başlangıcında daha güçlü görülebilecek değerlendirmeler zamanla zayıflamakta; kamu düzenine yönelik tehdidin yoğunluğu azaldıkça “durumun kesinlikle gerektirdiği ölçü” ölçütü daha sıkı uygulanmalıdır (Baş / Türkiye, § 224; Kolay ve Diğerleri / Türkiye, § 18; Taş ve Diğerleri / Türkiye, § 20).
Sözleşme’nin 5/1(c) maddesi yönünden ise Mahkeme, somut davanın koşulları ve 5/3 kapsamında ulaşılan ihlal tespiti karşısında, başvurucular hakkında ilk tutuklama anında objektif bilgiye dayalı makul şüphe bulunup bulunmadığını ayrıca incelemeye gerek görmemiştir. Başka bir ifadeyle, tutukluluğun devamını haklı gösterecek yeterli gerekçelerin bulunmaması ve kararların bu yönüyle zaten Sözleşme’ye aykırı olması nedeniyle, 5/1(c) bakımından ayrı bir sonuca ulaşılmasına ihtiyaç bulunmadığı kabul edilmiştir (Tuncer Bakırhan / Türkiye, §§ 36-39; Kolay ve Diğerleri / Türkiye, § 20; Taş ve Diğerleri / Türkiye, § 22).
Mahkeme, Sözleşme’nin 5. maddesi kapsamındaki diğer şikâyetleri de ayrıca incelememiştir. Adil tatmin bakımından ise, süresinde talepte bulunan başvurucuların her birine manevi zarar ile masraf ve giderleri kapsamak üzere 3.000 avro ödenmesine hükmetmiş; iki başvurucu bakımından ise süresinde talep sunulmadığı için ayrıca tazminata hükmetmemiştir (Turan ve Diğerleri / Türkiye, §§ 102-107).
Bu karar, AİHM’nin 15 Temmuz sonrası FETÖ/PDY soruşturmalarında uygulanan tutukluluk rejimine ilişkin yerleşik yaklaşımını sürdürmektedir. Karar, özellikle katalog suç rejimine, suçun niteliğine ve cezanın ağırlığına yapılan soyut atıfların, bireyselleştirilmiş ve somut gerekçe yerine geçemeyeceğini; uzun süren tutuklulukların ancak gerçek, kişiselleştirilmiş ve ikna edici nedenlerle sürdürülebileceğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu yönüyle Çakar ve Diğerleri kararı, tutukluluğun devamına ilişkin gerekçe standardının sınırlarını yeniden çizen bir karar niteliği taşımaktadır.
Öztürk / Türkiye
Öztürk / Türkiye kararı, ceza infaz kurumunda bulunan bir hükümlüye, eşiyle yaptığı telefon görüşmesinde kullandığı sözler nedeniyle beş gün hücreye koyma disiplin cezası verilmesini konu almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvuruyu Sözleşme’nin 10. maddesi (ifade özgürlüğü) kapsamında incelemiş ve uygulanan disiplin yaptırımının ifade özgürlüğüne müdahale oluşturduğunu kabul etmiştir.
Olayın temelinde, başvurucunun 12 Mart 2019 tarihinde tutuklu bulunan eşiyle yaptığı telefon görüşmesi yer almaktadır. Görüşme sırasında başvurucunun eşi, “Umarım bize yaşattıklarını yaşamadan hiçbiri ölmez” demiş; başvurucu da buna “Umarım geberemezler bile, köpek sürüsü” şeklinde karşılık vermiştir (§ 2). Cezaevi idaresi bu sözleri, ceza infaz kurumu görevlilerine yönelik hakaret veya tehdit olarak değerlendirmiş ve başvurucu hakkında disiplin soruşturması başlatmıştır. İnfaz hâkimliği ve ağır ceza mahkemesi de bu değerlendirmeyi esas alarak itirazları reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi ise bireysel başvuruyu açıkça dayanaktan yoksun bularak kabul edilemez ilan etmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, müdahalenin kanuni dayanağının bulunduğunu ve kamu düzeninin veya suç işlenmesinin önlenmesi gibi meşru bir amaç izlediğinin kabul edilebileceğini belirtmiştir. Ancak incelemesini, müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı üzerinde yoğunlaştırmıştır.
Mahkeme’ye göre ulusal makamların kararlarında yer alan gerekçeler bu ölçütü karşılamamaktadır. Disiplin Kurulu, infaz hâkimliği ve ağır ceza mahkemesi, başvurucunun sözlerinin neden gerçekten “ceza infaz kurumu görevlilerine hakaret veya tehdit” oluşturduğunu, neden diğer mahpuslara kötü örnek sayıldığını ve neden cezaevi güvenliği veya kurumun düzgün işleyişi bakımından somut bir risk doğurduğunu açıklamamıştır. Kararlarda bu hususlar soyut ifadelerle geçilmiş; başvurucunun sözlerinin sarf edildiği bağlam ile uygulanan yaptırım arasında gerekli bağlantı ortaya konulmamıştır
Kararda, söz konusu ifadelerin eşle yapılan özel bir telefon görüşmesinde sarf edildiği, buna rağmen ulusal makamların başvurucunun kişisel durumunu, sözlerin söylendiği bağlamı ve müdahalenin ifade özgürlüğü üzerindeki etkisini değerlendirmediği vurgulanmıştır. Mahkeme’ye göre iç hukuk mercileri, başvurucunun ifade özgürlüğü ile cezaevi düzeninin korunması amacı arasında gerekli dengelemeyi yapmamış; yalnızca disiplin kuralının ihlal edildiğini söylemekle yetinmiştir (Mehmet Çiftçi ve Suat İncedere / Türkiye, § 21).
Bu nedenle Mahkeme, ulusal makamların dayandığı gerekçelerin ilgili ve yeterli olmadığını ve uygulanan yaptırımın demokratik bir toplumda gerekli olduğunun gösterilemediğini değerlendirerek Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Adil tatmin bakımından ise başvurucu lehine 1.000 avro manevi tazminata ve 500 avro yargılama giderine hükmedilmiştir.
Gürmen / Türkiye
Gürmen / Türkiye kararı, bir öğretmenin kamu görevine iade edilmesinden sonra kendisine toplu olarak ödenen geçmişe dönük maaş farklarına ilişkin ek taleplerinin, süreaşımı gerekçesiyle idari yargıda incelenmemesi nedeniyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edilip edilmediğini konu almaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvuruyu Sözleşme’nin 6/1. maddesi (adil yargılanma hakkı kapsamında mahkemeye erişim hakkı) çerçevesinde incelemiş ve başvurucunun mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.
Başvurucu, 1 Eylül 2016 tarihli 672 sayılı KHK ile öğretmenlik görevinden çıkarılmış, Olağanüstü Hâl Komisyonu’nun 7 Temmuz 2020 tarihli kararıyla görevine iade edilmiştir. İdare, başvurucuya çalıştırılmadığı döneme ilişkin maaşlarını toplu şekilde ödemiş; ödeme 27 Ağustos 2020 tarihinde banka hesabına yatırılmıştır. Başvurucu daha sonra bu ödemenin dökümünü istemiş, 26 Ekim 2020 tarihinde ayrıntılı hesap cetvelini aldıktan sonra faiz, kademe-derece ilerlemesine bağlı maaş artışları ve yapmış olacağı ek görevler karşılığı ödemelerin de verilmesini talep etmiştir. İdare bu talepleri aynı gün reddetmiş; ancak bu ret kararının başvurucuya ne zaman ve hangi usulle tebliğ edildiği uyuşmazlık konusu olmuştur. Başvurucu 24 Aralık 2020 tarihinde idare mahkemesinde dava açmıştır.
Uşak İdare Mahkemesi, altmış günlük dava açma süresinin 27 Ağustos 2020 tarihinde, yani toplu ödemenin banka hesabına geçtiği tarihte işlemeye başladığını kabul etmiş; 26 Ekim 2020 tarihli başvuruyla sürenin bir gün kala durduğunu, aynı gün verilen ret kararının da yine aynı gün tebliğ edilmiş sayılması gerektiğini belirterek sürenin 27 Ekim 2020’de dolduğu sonucuna varmıştır. İzmir Bölge İdare Mahkemesi de bu değerlendirmeyi aynen benimsemiştir. Anayasa Mahkemesi ise yargılamanın bütünü dikkate alındığında ihlal bulunmadığını belirterek bireysel başvuruyu kabul edilemez bulmuştur.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, dava açma sürelerinin hukuki güvenlik ve iyi adalet yönetimi bakımından meşru bir amaç taşıdığını kabul etmekle birlikte, bu kuralların uygulanmasının kişiye aşırı ve orantısız bir külfet yüklememesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu çerçevede Mahkeme, başvurucunun ileri sürdüğü iki temel itirazı değerlendirmiştir: İlk olarak, dava açma süresinin başlangıcının 27 Ağustos 2020 değil, ödeme kalemlerinin ayrıntılı biçimde öğrenildiği 26 Ekim 2020 olması gerektiği iddiası; ikinci olarak da, idarenin 26 Ekim 2020 tarihli ret kararının o gün tebliğ edildiğinin ispatlanamadığı ve bu nedenle 24 Aralık 2020 tarihinde açılan davanın süresinde olduğu iddiası.
Mahkeme, ilk mesele bakımından ulusal mahkemelerin, başvurucunun toplu ödemenin karmaşık yapısı nedeniyle eksik veya hatalı ödemeyi ancak ayrıntılı döküm verildiğinde anlayabileceğine ilişkin esaslı argümanına cevap vermediğini tespit etmiştir. Yaklaşık dört yıllık dönemi kapsayan çok sayıda maaş bileşeni söz konusu olmasına rağmen, ulusal mahkemeler toplu banka transferinin tek başına başvurucunun işlemin niteliği ve sonuçları hakkında tam bilgi sahibi olduğunu neden gösterdiğini açıklamamıştır. Mahkeme’ye göre ulusal mahkemeler, süre başlangıcını katı biçimde belirlemiş, fakat bunu yerleşik iç hukuk ölçütleriyle uyumlu ve yeterli bir gerekçeyle desteklememiştir (par. 21).
İkinci mesele bakımından Mahkeme, idarenin ret kararının 26 Ekim 2020 tarihinde başvurucuya elden verildiğine ilişkin iddiasını destekleyen doğrulanabilir bir delil bulunmadığını özellikle vurgulamıştır. Dosyadaki belgeler yalnızca başvurucunun o tarihte idareye başvurduğunu göstermekte; ancak aynı gün idarenin ret kararının gerçekten tebliğ edildiğini göstermemektedir. Üstelik ne idare ne de Hükümet, kararın o gün başvurucuya sözlü olarak okunup bildirildiğini de ileri sürmemiştir. Buna rağmen ulusal mahkemeler, ispatlanmamış bu idari iddiayı esas alarak dava açma süresinin dolduğunu kabul etmiştir (par. 22).
Mahkeme, bu noktada ortaya çıkan usulî belirsizliğin yükünün başvurucuya yüklendiğini belirtmiştir. Oysa başvurucunun süreci takip etmede özensiz davrandığı söylenememektedir; buna karşılık idare, kendi ret kararını resmî ve doğrulanabilir bir usulle tebliğ etmemiştir. Mahkeme’ye göre başvurucu, idarenin bu eksikliği nedeniyle fiilen cezalandırılmış; ulusal mahkemeler de neden idarenin anlatımına üstünlük tanıdıklarını yeterli şekilde açıklamamıştır. Özellikle Tebligat Kanunu’nun 32. maddesi gibi ilgili kuralların neden ve nasıl uygulandığı da kararlarda gösterilmemiştir (par. 24).
Bu değerlendirmeler ışığında Mahkeme, ulusal mahkemelerin süre kurallarını yorumlayıp uygulama biçiminin başvurucuya orantısız bir külfet yüklediği, adil dengeyi bozduğu ve böylece mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği sonucuna varmıştır (par. 25). Sonuç olarak Sözleşme’nin 6/1. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
Adil tatmin bakımından Mahkeme, iddia edilen maddi zarar ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı kurmamış ve maddi tazminat talebini reddetmiştir. Buna karşılık başvurucu lehine 1.500 avro manevi tazminata hükmetmiş; masraf ve giderler bakımından ise talep yeterli belgelerle desteklenmediği için ayrıca ödeme yapılmasına karar vermemiştir.
Sungur / Türkiye
Sungur / Türkiye kararı, Gezi Parkı olayları sırasında bir polis memurunun başvurucuya bir metreden daha kısa mesafeden doğrudan biber gazı sıkması ve sonrasında yürütülen ceza ve disiplin süreçlerinin etkili bir giderim sağlayıp sağlamadığına ilişkindir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, başvuruyu Sözleşme’nin 3. maddesi (işkence yasağı) çerçevesinde incelemiş ve hem maddi hem usul boyutuyla ihlal kararı vermiştir.
Başvurucu, 28 Mayıs 2013 tarihinde Gezi Parkı’ndaki oturma eylemine katıldığı sırada, herhangi bir direnç veya saldırgan davranış göstermemesine rağmen bir polis memuru tarafından yüzüne çok yakın mesafeden biber gazı sıkıldığını, memurun o kendisini korumak için arkasını dönse dahi gaz sıkmaya devam ettiğini ileri sürmüştür. Olayın görüntüleri kamuoyunda geniş biçimde yayılmış, başvurucu da “kırmızılı kadın” olarak tanınmıştır. İdari soruşturmalar ile ceza yargılamasında da ilgili polis memurunun gazı gereksiz ve hukuka aykırı şekilde kullandığı, başvurucunun direnmediği ve müdahalenin ilgili talimata aykırı olduğu tespit edilmiştir.
Ceza yargılamasında ilk derece mahkemesi, polis memurunun yetkisini aşarak kasten yaralama suçunu işlediğine karar vermiş ve on ay hapis cezası vermiştir. Ancak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş; memur hakkında ayrıca 300 ağaç dikme ve altı ay bakımını üstlenme yükümlülüğü getirilmiştir. Disiplin yönünden ise fiilin normalde daha ağır yaptırım gerektirmesine rağmen, temiz sicil gerekçesiyle yalnızca “uyarma” cezası verilmiştir. Beş yıllık denetim süresi sonunda da hüküm tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırılmıştır.
Mahkeme öncelikle, başvurucunun davranışı dikkate alındığında güç kullanımının kesinlikle gerekli olmadığını ve bu hususun iç hukuk mercilerince de özünde kabul edildiğini belirtmiştir. Her ne kadar olay sonrasında tıbbi rapor alınmamış olsa da, ceza mahkemesinin tespitlerinden başvurucunun basit tıbbi müdahale ile giderilebilir nitelikte yaralandığı ve olayın 3. madde eşiğini aştığı anlaşılmıştır. Bu nedenle Mahkeme, olayın önceki bazı gaz kullanımı davalarından farklı olarak Sözleşme’nin 3. maddesi kapsamına girdiği sonucuna ulaşmıştır (par. 79).
Mahkeme, başvurucunun maruz kaldığı muamelenin işkence veya insanlık dışı muamele düzeyine ulaştığını kabul etmemiş; ancak bir metreden kısa mesafeden doğrudan yüze gaz sıkılması, başvurucunun pasif durumda olması ve müdahalenin küçük düşürücü niteliği dikkate alındığında bunun aşağılayıcı muamele oluşturduğunu değerlendirmiştir (par. 101).
Usul boyutunda ise Mahkeme, iç makamların olayı özünde hukuka aykırı bulmuş olmalarına rağmen, verilen ceza ve disiplin yaptırımlarının gerekli caydırıcı etkiyi doğurmadığını tespit etmiştir. Özellikle hükmün açıklanmasının geri bırakılması nedeniyle mahkûmiyetin tüm hukuki sonuçlarının ortadan kalkması, failin fiilen cezasız kalmasına yol açmıştır. Ayrıca görevden uzaklaştırıldığına dair bilgi bulunmaması ve disiplin cezasının yalnızca “uyarma” ile sınırlı kalması, devletin kötü muamele fiillerine karşı yeterli tepki göstermediğini ortaya koymaktadır. Mahkeme’ye göre bu yaklaşım, ciddi hukuka aykırı güç kullanımının sonuçlarını hafifletmiş ve caydırıcılığı zayıflatmıştır (par. 86-94).
Hükümet, başvurucunun idari yargıda tam yargı davası açmadığını, ayrıca failin amirleri hakkındaki ceza soruşturmaları tamamlandıktan sonra yeniden Anayasa Mahkemesi’ne gitmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme ise, kötü muamele iddialarında esas etkili yolun ceza soruşturması olduğunu, tazminat davasının ancak tamamlayıcı nitelik taşıyabileceğini belirtmiştir. Başvurucunun şikâyeti zaten ceza soruşturması ve Anayasa Mahkemesi incelemesinden geçmiş olduğundan, ayrıca idari tazminat davası açmasının zorunlu olmadığı sonucuna ulaşmıştır. Amirler hakkındaki süreçlerin ise tali nitelikte kaldığı, asıl fail yönünden etkili bir giderim sağlanamadıktan sonra bu yola yeniden başvurulmasının makul başarı şansı sunmadığı değerlendirilmiştir.
Bu nedenlerle Mahkeme, başvurucunun hem gereksiz güç kullanımına maruz bırakılması hem de sonrasında yürütülen ceza-adalet sisteminin faile fiilen cezasızlık sağlayacak şekilde işlemesi nedeniyle Sözleşme’nin 3. maddesinin maddi ve usul boyutlarının ihlal edildiğine karar vermiştir. Adil tatmin bakımından başvurucu lehine 6.500 avro manevi tazminata ve 5.400 avro masraf ve gider ödenmesine hükmedilmiştir.




