Türkiye’ye İlişkin Önemli AİHM Kararları

Bu kararlar yalnızca bir bireysel ihlalin tespiti değil, binlerce benzer dosyanın seyrini değiştirebilecek bir dönüm noktası niteliğindedir. Türkiye’nin bu kararı uygulama biçimi, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve uluslararası yükümlülüklere bağlılık açısından da bir sınav olarak görülmektedir.

Önemli AİHM Kararları

YÜKSEL YALÇINKAYA v. TÜRKİYE

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yüksel Yalçınkaya’nın yargılanmasında ByLock uygulamasını kullanmasının, Bank Asya’da hesap açmasının ve bazı dernek veya sendikalara üye olmasının tek başına terör örgütü üyeliği için yeterli delil sayılamayacağına hükmetmiş ve bu kararla emsal teşkil eden bir içtihat oluşturmuştur.

Mahkeme, bu yargılama sürecinde Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin:

  • Madde 6’sını (adil yargılanma hakkı),

  • Madde 7’sini (kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi) ve

  • Madde 11’ini (toplantı ve dernek kurma özgürlüğü)

ihlâl ettiğine karar vermiş ve bu kararla emsal teşkil eden, yapısal bir içtihat ortaya koymuştur.

Bu karar, hem yargılamanın adil yürütülmemesi hem de yasal ve barışçıl faaliyetlerin cezalandırılmasına dayanan mahkûmiyetlerin hukuka aykırı olduğunu tescil etmesi bakımından, yalnızca başvurucu Yalçınkaya için değil, benzer suçlamalarla yargılanan binlerce kişi için de emsal niteliğinde tarihi bir karardır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) İkinci Dairesi, 22 Temmuz 2025 tarihli Demirhan ve Diğerleri / Türkiye kararında (başvuru no. 1595/20 ve 238 diğer başvuru), Türkiye’nin 61 ilindeki ağır ceza mahkemeleri tarafından TCK m. 314/2 uyarınca “silahlı terör örgütü üyeliği” suçundan mahkûm edilen 239 kişi bakımından, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS)

  • Madde 7 (kanunsuz suç ve ceza olmaz) ve

  • Madde 6 § 1 (adil yargılanma hakkı)

hükümlerinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkeme, başvurucuların mahkûmiyetlerinin, esasen ByLock uygulamasını kullanmaları ve o tarihte hukuka uygun kabul edilen diğer rutin eylemlerine dayanılarak, suçun maddi ve manevi unsurları bireyselleştirilmeden kurulmasının, AİHS’e aykırı sistematik bir yargılama pratiğinin parçası olduğunu tespit etmiştir.

AİHM, bu süreçte “Demirhan” kararıyla yeniden yargılama ve beraat yolunu fiilen açmış, haksız mahkûmiyetlerin ortadan kaldırılmasının ve mağdurların iç hukukta zararlarının giderilmesinin önünü açmıştır. Bu karar, yıllardır süregelen sistematik hukuksuzlukların tescili, adaletin yeniden inşası ve mağdurların etkili başvuru yollarına erişimi bakımından tarihi bir kazanım olarak kabul edilmektedir.

Ayrıca karar, 03/11/2025 tarihinde kesinleşmiş olup artık bağlayıcı niteliği tartışmasız hale gelmiştir. Böylece “Demirhan” kararı, benzer nitelikteki tüm dosyalar bakımından uygulanması gereken temel bir standart oluşturmuştur.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) İkinci Dairesi, Komite sıfatıyla verdiği 16 Aralık 2025 tarihli Karslı ve Diğerleri / Türkiye kararında (başvuru no. 18693/20 ve 1.435 diğer başvuru), Türk makamlarının “FETÖ/PDY” olarak nitelendirdiği yapılanmayla bağlantılı olarak TCK m. 314/2 kapsamında “silahlı terör örgütü üyeliği” suçundan mahkûm edilen toplam 1.436 başvurucu bakımından,

  • AİHS’nin 7. maddesi (kanunsuz suç ve ceza olmaz) ile
  • 6/1 maddesinin (adil yargılanma hakkı) ihlal edildiğine oybirliğiyle karar vermiştir.

Karar metninde, mahkûmiyetlerin ağırlıkla ByLock kullanımına dayandırıldığı; ayrıca bazı dosyalarda sendika/dernek-vakıf üyeliği, Bank Asya işlemleri, belirli yayınlara sahip olma, seyahat kayıtları, bağışlar, sosyal medya paylaşımları, yurt/konutlarda kalma, HTS ve diğer dijital veriler gibi olguların da delil olarak kullanıldığı; buna rağmen ulusal yargının ByLock’a ilişkin “tek tip ve küresel yaklaşımı” nedeniyle (ByLock tespiti yapılan herkesin, salt bu gerekçeyle TCK 314/2’den mahkûm edilebilmesi varsayımı) AİHS m.7’deki öngörülebilirlik/hukuka uygunluk güvencelerinin ve AİHS m.6/1 kapsamındaki temel usul güvencelerinin zedelendiği tespit edilmiştir. Mahkeme, bu noktada Yüksel Yalçınkaya / Türkiye ve Demirhan ve Diğerleri / Türkiye kararlarında ortaya konan bulgulardan sapmayı gerektiren bir neden görmediğini açıkça belirtmiştir.

Sonuç olarak Mahkeme, diğer şikâyetleri incelemeye gerek görmemiş, manevi tazminat bakımından ihlal tespitini başlı başına yeterli saymış; buna karşılık başvurucuların CMK m.311/1-f çerçevesinde yargılamanın yenilenmesini talep edebileceklerini ve talep edilmesi halinde yargılamanın kararın “sonuçları ve ruhu” ile uyumlu biçimde yenilenmesinin ilke olarak en uygun giderim yolu olduğunu kaydetmiştir. Bu karar yayınlandığı gün itibariyle kesin karar niteliğindedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) İkinci Dairesi, Komite sıfatıyla verdiği 16 Aralık 2025 tarihli Seyhan ve Diğerleri / Türkiye kararında (başvuru no. 57837/19 ve 851 diğer başvuru), Türk makamlarının “FETÖ/PDY” olarak nitelendirdiği yapılanmayla bağlantılı olarak TCK m. 314/2 uyarınca “silahlı terör örgütü üyeliği” suçundan mahkûm edilen toplam 852 başvurucu bakımından,

  • AİHS’nin 6/1 maddesinin (adil yargılanma hakkı) ihlal edildiğine oybirliğiyle karar vermiştir.

Kararda, mahkûmiyetlerin esasen ByLock adlı şifreli mesajlaşma uygulamasının kullanıldığı iddiasına dayandırıldığı; bazı dosyalarda buna ek olarak itiraf/mesaj içerikleri, tanık beyanları, sendika-dernek-vakıf üyelikleri, Bank Asya işlemleri, belirli yayınlara sahip olma, seyahat kayıtları, bağışlar, gösteri/örgütsel faaliyet iddiaları, sosyal medya paylaşımları, yurt/konutlarda ikamet, Kakao Talk/Eagle gibi uygulamalar, HTS ve diğer dijital veriler ile istihdam/üyelik ilişkileri gibi olguların da delil olarak gösterildiği; buna rağmen ulusal mahkemelerin ByLock’a ilişkin “tek tip ve küresel yaklaşımı” nedeniyle (ByLock tespiti yapılan herkesin, yalnız bu gerekçeyle TCK 314/2’den mahkûm edilebilmesi varsayımı) yargılamaların usul çerçevesinin fiilen bu kabulle şekillendiği ve Yüksel Yalçınkaya ile Demirhan kararlarında ortaya konan temel güvencelerden sapmayı gerektiren bir neden bulunmadığı tespit edilmiştir. Bu kapsamda Mahkeme; ByLock verilerinin toplanması/kullanılması ve bu delile etkili itiraz imkânları, yargılamanın “özünde yatan önemli konuların” tartışılabilmesi ve kararların yeterli gerekçelendirilmesi bakımından gerekli güvencelerin sağlanmamasının, yargılamaları bütün olarak adil olmaktan çıkardığı sonucuna varmıştır.

Mahkeme, başvurucuların AİHS m.7 kapsamındaki şikâyetleri yönünden (Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine dair ön itirazını da not ederek), m.6/1 ihlali tespiti ve davanın özel koşulları ışığında bu başlık altında ayrıca bir inceleme yapmayı gerekli görmemiş; m.5, 8, 9, 10, 11 ve 14 gibi diğer şikâyetler bakımından da incelemeye gerek olmadığına karar vermiştir. AİHS m.41 yönünden, ihlal tespitinin manevi zarar için tek başına yeterli ve adil tazmin oluşturduğunu belirtmiş; ayrıca başvurucuların CMK m.311/1-f uyarınca iç hukukta yargılamanın yenilenmesini talep edebileceklerini ve talep edilmesi hâlinde yenilemenin kararın “sonuçları ve ruhu” ile uyumlu şekilde yapılmasının ilke olarak en uygun giderim yolu olduğunu kaydetmiştir. Bu karar yayınlandığı gün itibariyle kesin karar niteliğindedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) İkinci Dairesi, Komite sıfatıyla verdiği 16 Aralık 2025 tarihli Bozyokuş ve Diğerleri / Türkiye kararında (başvuru no. 39586/20 ve 131 diğer başvuru), Türk makamlarının “FETÖ/PDY” olarak nitelendirdiği yapılanmayla bağlantılı olarak TCK m. 314/2 uyarınca “silahlı terör örgütü üyeliği” suçundan mahkûm edilen toplam 132 başvurucu bakımından, başvurucuların AİHS m.7 (kanunsuz suç ve ceza olmaz) ve AİHS m.6/1 (adil yargılanma hakkı) kapsamındaki şikâyetlerini incelemiştir.

Mahkeme; mahkûmiyetlerin esasen ByLock kullanımına dayandırıldığını, yerel yargının ByLock’un yalnızca örgüt üyelerince kullanılan bir araç olduğu ve ByLock tespiti yapılan herkesin yalnız bu gerekçeyle TCK 314/2’den mahkûm edilebileceği yönünde “tek tip ve küresel” bir yaklaşıma dayandığını tespit etmiştir. Ayrıca bazı dosyalarda ByLock’a ek olarak; itiraf/mesaj içerikleri, tanık beyanları, sendika/dernek-vakıf üyelikleri, Bank Asya işlemleri, belirli yayınlara sahip olma, seyahat ve giriş-çıkış kayıtları, bağışlar, gösteri/örgütsel faaliyet iddiaları, sosyal medya paylaşımları, yurt/konutlarda ikamet, Kakao Talk/Eagle gibi uygulamalar, HTS kayıtları ve diğer dijital veriler ile istihdam/üyelik ilişkileri gibi unsurların da delil olarak kullanıldığını belirtmiştir.

Mahkeme, Hükümetin “Yalçınkaya bulgularının genelleştirilemeyeceği” ve her dosyanın kendi koşullarında değerlendirilmesi gerektiği yönündeki itirazlarını değerlendirmiş; buna rağmen, Demirhan ve Diğerleri kararında ayrıntılı olarak açıklanan gerekçelerle Yüksel Yalçınkaya kararındaki (özellikle ByLock’un suçun tüm unsurlarını otomatik olarak karşıladığı varsayımına dayanan) bulgulardan sapmayı gerektiren bir neden bulunmadığı sonucuna varmıştır. Bu çerçevede AİHM, yerel mahkemelerin ByLock kullanımını suçun bütün unsurlarının kesin kanıtı olarak kabul eden yaklaşımının, ByLock kullanıcılarına fiilen objektif sorumluluk yüklediğini ve bunun AİHS m.7’de güvence altına alınan hukuka uygunluk/öngörülebilirlik ilkesiyle bağdaşmadığını belirterek

  • AİHS m.7’nin ihlal edildiğine karar vermiştir.

 

Buna karşılık, m.7 ihlali tespitinin gerekçeleri ve davanın özel koşulları ışığında, m.6/1 dâhil diğer şikâyetler yönünden kabul edilebilirlik ve esas incelemesi yapılmasını gerekli görmemiştir.

AİHS m.41 bakımından Mahkeme, ihlal tespitinin manevi zarar yönünden tek başına yeterli ve adil tatmin oluşturduğunu kabul etmiş; masraf ve giderler yönünden de bu tür “takip başvuruları” için ayrıca bir hüküm kurmamıştır. Bununla birlikte, başvurucuların CMK m.311/1-f uyarınca iç hukukta yargılamanın yenilenmesini talep edebileceklerini ve talep edilmesi hâlinde yargılamanın kararın “sonuçları ve ruhu” ile uyumlu biçimde yenilenmesinin ilke olarak en uygun giderim yolu olduğunu kaydetmiştir. Bu karar yayınlandığı gün itibariyle kesin karar niteliğindedir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Budak ve Diğerleri / Türkiye (14 Ekim 2025) kararı, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında gözaltına alınıp tutuklanan 94 başvurucunun şikâyetlerini konu alıyor. Başvurucular, FETÖ/PDY üyeliği suçlamasıyla tutuklanmış ve bu tedbirin makul şüpheye dayanmadığını ileri sürmüştü. Türk yargı makamları, tutuklamaları ByLock kullanımı, Bank Asya hesapları, örgütle bağlantılı kurumlarda çalışma, sosyal medya paylaşımları, bir dolar banknot bulundurma gibi delillere dayandırmıştı. AİHM, bu unsurların tek başına veya birlikte, makul şüphe oluşturacak nitelikte somut delil teşkil etmediğini; mahkemelerin bireysel değerlendirme yapmadan genel gerekçelerle tutuklama kararı verdiğini tespit etti.

Mahkeme, önceki içtihatlarına (örneğin Baş, Akgün, Taner Kılıç) atıfla, bu tür delillerin “kanunla izin verilen” veya “olağan” faaliyetler olduğunu, suç şüphesini destekleyecek özel olgularla güçlendirilmedikçe özgürlükten yoksun bırakmayı haklı gösteremeyeceğini belirtti. Bu nedenle, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5/1. maddesini (özgürlük ve güvenlik hakkı) ihlal ettiğine hükmetti. Başvurucuların her birine 5.000 avro manevi tazminat ödenmesine karar verdi ve diğer şikâyetleri ayrıca incelemeye gerek görmedi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Çetin ve Diğerleri / Türkiye (14 Ekim 2025) kararı, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında tutuklanan 137 başvurucunun, özgürlük ve güvenlik haklarının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir. Başvurucular, FETÖ/PDY üyeliği suçlamasıyla gözaltına alınmış ve uzun süre tutuklu kalmışlardı. Türk mahkemeleri tutuklamaları, ByLock kullanımı, tanık ifadeleri, örgüte ait yayınlara sahip olma, Bank Asya hesapları, sohbet toplantılarına katılma veya örgütle bağlantılı kurumlarda çalışma gibi unsurlara dayandırmıştı. AİHM, bu gerekçelerin somutlaştırılmadan, kalıplaşmış ifadelerle tekrarlandığını ve bireysel değerlendirme yapılmadığını belirtti. Ayrıca tutukluluğun devamına ilişkin kararların, “kaçma riski” veya “delil karartma” gerekçeleriyle soyut biçimde uzatıldığını tespit etti.

Mahkeme, bu tür otomatik tutukluluk uygulamalarının AİHS’nin 5/3. maddesine aykırı olduğuna hükmetti; çünkü Türk yargı makamları, tutuklama ve tutukluluğun devamı için “ilgili ve yeterli” gerekçeler sunmamıştı. AİHM, makul şüphe bulunup bulunmadığına ayrıca girmeye gerek duymadı, çünkü esas ihlalin gerekçesiz ve uzun tutukluluk olduğunu belirtti. Türkiye’nin 15 Temmuz sonrası ilan ettiği OHAL ve yaptığı derogasyonun da bu ihlali meşru kılamayacağını vurguladı. Sonuç olarak Mahkeme, tüm başvurucular bakımından AİHS m.5/3’ün ihlal edildiğine karar verdi ve başvuru yapanların her birine 3.000 avro manevi tazminat ödenmesine hükmetti.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Tüzemen ve Diğerleri / Türkiye (8 Temmuz 2025) kararı, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası tutuklanan 117 başvurucunun şikâyetlerini kapsamaktadır. Başvurucular, “FETÖ/PDY üyeliği” suçlamasıyla tutuklanmış; ByLock kullanımı, Bank Asya’da hesap bulundurma, belirli dernek veya sendikalara üyelik, sosyal medya paylaşımları, görevden alınma, çocuklarını “örgütle bağlantılı” okullara gönderme gibi gerekçelerle özgürlüklerinden yoksun bırakılmışlardı. Mahkeme, bu delillerin tek başına veya birlikte, suç işlendiğine dair “makul şüphe” oluşturmadığını, Türk mahkemelerinin bireyselleştirilmiş bir değerlendirme yapmadığını ve kararlarını Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 100. maddesindeki soyut ifadeleri tekrarlayarak gerekçelendirdiklerini tespit etti.

AİHM, daha önceki Baş, Taner Kılıç ve Akgün kararlarına atıfla, ByLock kullanımı veya Bank Asya hesabı gibi yasal faaliyetlerin örgüt üyeliği şüphesine dayanak olamayacağını yineledi. Mahkeme, Türkiye’nin darbe sonrası olağanüstü hal ilan etmiş olmasını bağlamsal olarak dikkate almakla birlikte, bu durumun Sözleşme’nin 5/1(c) maddesi uyarınca özgürlükten yoksun bırakmayı haklı gösterecek “zorunlu bir gereklilik” oluşturmadığını belirtti. Sonuç olarak, Mahkeme AİHS’nin 5/1. maddesinin ihlal edildiğine hükmetti ve başvurucuların büyük çoğunluğuna 5.000 avro manevi tazminat ödenmesine karar verdi.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Altun ve Diğerleri / Türkiye (10 Haziran 2025) kararı, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında tutuklanan 23 hâkim ve savcının başvurusuna ilişkindir. Başvurucular, “FETÖ/PDY üyeliği” suçlamasıyla gözaltına alınmış, görevlerinden uzaklaştırılmış ve uzun süre tutuklu kalmışlardı. Türk mahkemeleri tutuklamaları; ByLock kullanımı, HSYK tarafından görevden uzaklaştırılmaları, tanık ifadeleri veya diğer şüphelilerin ByLock konuşmaları gibi delillere dayandırmıştı. AİHM, bu unsurların tek başına veya birlikte “makul şüphe” oluşturmadığını, ulusal mahkemelerin ise CMK 100. maddesinin genel ifadelerini tekrar ederek, bireyselleştirilmiş bir değerlendirme yapmadığını tespit etti.

Mahkeme, önceki içtihatlarına (Baş, Akgün, Taner Kılıç, Turan ve Diğerleri) atıfla, ByLock kullanımı veya görevden uzaklaştırma gibi olguların suç işlendiğine dair somut kanıt sayılamayacağını belirtti. Ayrıca darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL’in, tutuklamaların “durumun kesin olarak gerektirdiği önlem” olduğu anlamına gelmeyeceğini vurguladı. Bu nedenle Mahkeme, AİHS’nin 5/1. maddesinin ihlal edildiğine hükmetti. Başvurucuların çoğuna 5.000 avro manevi tazminat ödenmesine karar verilirken, diğer şikâyetlerin (özellikle AİHS 5/3, 5/4 ve 8. maddeleri kapsamındakilerin) ayrıca incelenmesine gerek görülmedi.

Birleşmiş Milletler Terörle Mücadelede İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Geliştirilmesi ve Korunması Özel Raportörü Profesör Ben Saul’un Yasak v. Türkiye (Başvuru No. 17389/20) davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Büyük Daire) önündeki sunumu
https://www.ohchr.org/sites/default/files/documents/issues/terrorism/sr/court-submissions/amicus-ecthr-yasak-v.-turkiye-un-sr-ct.pdf

Bu Kararlar Neden Önemli?

26 Eylül 2023 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yüksel Yalçınkaya’nın başvurusunda, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesini (adil yargılanma hakkı), 7. maddesini (kanunsuz ceza olmaz ilkesi) ve 11. maddesini (toplantı ve dernek kurma özgürlüğü) ihlal ettiğine hükmetmiştir. Kararda, ByLock kullanımı, Bank Asya’daki işlemler ve belirli sendika veya derneklere üyeliğin, tek başına terör örgütü üyeliği için yeterli delil sayılamayacağı açıkça belirtilmiştir.

Bu emsal karar, sadece Yalçınkaya’yı değil, benzer suçlamalarla karşı karşıya kalan binlerce kişiyi doğrudan etkilemektedir. Türkiye’nin uluslararası hukuka uyması ve bu kararı uygulaması gerekmektedir. Ancak, kararın üzerinden uzunca bir süre geçmesine rağmen henüz somut bir adım atılmamıştır.